Yavaş okumaya bir savunma
Hız ve özetin hüküm sürdüğü bir çağda, bir kitabın içinde acele etmeden kaybolmak giderek daha nadir ve daha değerli bir deneyim.
Bir tanıdığım geçenlerde gururla anlattı: Geçen yıl yüzden fazla kitap "okumuş". Nasıl yaptığını sorduğumda, çoğunu bir uygulamadaki on beş dakikalık özetlerden dinlediğini söyledi. Ona haksızlık etmek istemem; bilgiye ulaşmanın her yolu değerlidir. Ama o akşam eve dönerken, okumanın ne olduğuna dair kendime uzun uzun soru sordum.
Bir romanı özetinden öğrenmek, bir şarkıyı sözlerinin dökümünden dinlemeye benziyor. Konuyu bilirsiniz, karakterlerin adlarını sayabilirsiniz, sonunda ne olduğunu anlatabilirsiniz. Ama o kitabın size yaşattığı şeyi, yani bir başkasının zihninde günlerce dolaşmayı, bir cümlenin karşısında durup yeniden okumayı, bir sayfanın ardından pencereden dışarı bakıp düşünmeyi yaşamazsınız.
Okumanın hızı, düşünmenin hızıdır
Yavaş okuma, bir zaman kaybı değil; düşünmenin kendisine ayrılmış bir zaman. Bir metni acele etmeden okuduğumuzda, onunla bir tür sohbete gireriz. Yazara itiraz ederiz, kenara not alırız, bir cümlenin altını çizeriz, bazen bir paragrafa haftalar sonra geri döneriz. Bu sohbet, bilginin bilgeliğe dönüştüğü yerdir.
Bazı kitaplar bitirilmek için değil, içinde yaşanmak için yazılır.
Edebiyat öğretmenliği yaptığım yıllarda en çok sevdiğim derslerden biri, öğrencilerle tek bir şiiri bir saat boyunca okumaktı. Başta sıkılırlardı; "Hocam, bu şiir zaten bir dakikada bitiyor" derlerdi. Ama dersin sonunda, her kelimenin neden orada olduğunu tartışırken gözlerindeki değişimi görmek, öğretmenliğin en güzel anlarından biriydi.
Elbette herkesin uzun saatler okumaya vakti yok. Yoğun iş temposu, çocuk bakımı, uzun yol saatleri arasında bir kitaba ayrılan yarım saat bile çoğu zaman lüks. Belki de mesele, ne kadar okuduğumuz değil, nasıl okuduğumuz. Yılda yüz kitabın özetini dinlemek yerine, beş kitabı gerçekten okumak, insanın içinde çok daha kalıcı bir iz bırakabilir.
Okuma kulüplerinin son yıllarda yeniden popülerleşmesi bu açıdan umut verici. Haftada bir buluşup tek bir kitabın birkaç bölümünü konuşan, aceleye gelmeyen bu küçük topluluklar, yavaş okumanın kolektif bir keyfe dönüşebileceğini gösteriyor. Yayınevlerinin ve kütüphanelerin bu tür buluşmaları desteklemesi, okuma kültürüne yapılabilecek en anlamlı katkılardan biri.
Çocuklar için de durum farklı değil. Ekranların kısa ve hızlı içeriklerle büyüttüğü bir kuşağa, uzun bir metnin içinde sabırla ilerlemenin keyfini göstermek kolay değil. Ama imkânsız da değil. Yatmadan önce birlikte okunan bir kitap, bir bölümün sonunda "sence şimdi ne olacak" diye sorulan bir soru, çocuğun okumayı bir görev değil, bir macera olarak tanımasını sağlar. Yavaş okuma alışkanlığı da çoğu zaman o ilk sesli okumalarda filizlenir.
Hayatın pek çok alanında hız bir avantaj. Ama bir kitabın içinde acele etmek, güzel bir manzaranın önünden koşarak geçmeye benziyor. Belki de bu çağda yapılabilecek en sessiz direniş, bir kitabı açıp ona hak ettiği zamanı vermek.
Burada yer alan bilgiler yatırım tavsiyesi değildir.
Yorumlar(0)
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.